Devletler, yöneticilerinin canları istediği için ya da ruh hallerindeki bozukluklardan dolayı savaşa girmez. Savaşlar ihtiyaçlardan doğar. Bu ihtiyaçlar devletin yapısına, büyüklüğüne, gücüne, vizyonuna göre değişir elbette. Örneğin Madagaskar Ortadoğu`da bir petrol savaşına girmez ama balıkçılık bölgesini belirlemek onlar için ciddi bir savaş nedeni olabilir. El Salvador`un nükleer füze ürettiği için Honduras`a savaş açması beklenmez, ama bir futbol maçı nedeniyle Honduras`ın başkenti Tegucigalpa`yı bombalamışlığı vardır. Japonya altın fiyatlarını yükseltiyor diye bir başka devlete savaş ilan etmez ama enerjisi kesilirse bir canavara dönüşebilir. Kısaca devletler savaşlara girerler ve her devletin kendi öncelikli nedenleri vardır. Bir başkasının nedeni size çok garip gelebilir, sizin nedeniniz de bir başkasına. Nedenlerle sonuçlar arasında bir bağlantı da bulunmayabilir. Mesela Irak-ABD savaşının nedeni Irak`ın El Kaide`ye yardım etmesi; Saddam Hüseyin`in çok fena bir adam olması; Irak`ta kitle imha silahlarının bulunması; Irak halkının demokratikleştirilmesi olarak tanımlanmıştı. Yani hatırlayabildiklerim bunlar, başka bir şeyler de çıktı mı aradan bilemiyorum! Sonuçta demokratikleştirilmiş, kötü liderinden kurtarılarak huzura kavuşturulmuş, kitle imha silahları çöpe atılmış ve El Kaide`ye yardımı kesmiş bir Irak olmalı karşımızda. Bize öyle demişlerdi.!
Tüm bu esas amaçların! yanı sıra on binlerce ABD askeri Ortadoğu`ya yerleşmiş, bölgenin mezhepsel kimliklere göre yeniden tanımlanması süreci başlamış, bölgeden petrol akışının önemlice bir kısmı kontrol altına alınmış, haritaların yeniden çizilmesi aşamasına girilmiş, Yeni Ortadoğu`nun startı verilmiş, İsrail`in yalnızlığı sona erdirilmiş, zamanında İngiltere`nin tasarladığı Ortadoğu coğrafyası yeni mimarına teslim edilmiş durumda. Süreç de devam ediyor. Bu bir proje ve görünen nedenlerinden bağımsız olarak çok derin etkiler yaratarak ilerliyor. Bazı devletler futbol için, bazıları onurları için, bazı devletler de dünyayı yeniden düzenlemek için savaşa giriyorlar.
Kısaca her devletin kendi ihtiyaçları, çıkar tanımlamaları ve nedenleri var. Bunların karşılanması mümkün olmadığında savaş, Prusyalı General Clausewitz`in tarihsel ifadesindeki gibi politikanın başka araçlarla devamı haline geliyor. Politika insanları tehlikeli hale getiriyor. Çünkü hep kazanmak, kazanınca hep tepede kalmak zorunluluğu var. Devletler de tepede kalabilmek adına büyük bedeller ödemeyi göze alabiliyorlar. Örneğin ABD`nin önce Afganistan, sonra Irak ile devam eden projesinin mali külfetinin 2007`de 500 milyar dolara ulaşması bekleniyor. İsrail`in Lübnan saldırısının maliyeti ise resmi açıklamalara göre 4.8 milyar dolar. Küçücük bir ülke için çok büyük bir maliyet bu. Lübnan`ın maddi kayıplarını ilave etmiyorum bile zira onların bu savaştaki rolleri sahne ve dekorları hazırlamak ve figüranları sunmaktan ibaret. Acı olan, savaşın gerçek tarafı bile olmamaları. Çoğumuz biliyoruz ki, savaşın özü ile görünen nedenleri arasında farklılıklar var. Avusturya veliahdı Ferdinand`ın öldürülmesi I.Dünya Savaşı`nın ne kadar nedeniyse, Hizbullah`ın İsrail askerlerini kaçırması da o kadar savaş nedeni. Aksi halde iki askerin kaçırılması sonrası tarihin en yüksek rehin bedelinin ödendiği söylenebilir, üstelik rehineleri geri alınmadan. Nedenleri bırakıp sonuçlara baktığımızda ise resim şöyle; Lübnan`ın Hizbullah, yani İran etkisine girmesi süreci durdurulmuştur. Ortadoğu Müslümanlarının mezhepsel bölünmesinin fitili ateşlenmiş, Sünni Arapların İran tehdidine duyarlılığı artmıştır. Hizbullah`ın başarılı görünmesi, bertaraf edilmesi gerektiğini de göstermiştir. Barış gücü sonrası devlet otoritesi tüm Lübnan`da sağlanacak, İsrail yanı başındaki kontrolsüz güçten kurtulacaktır. Suriye-Lübnan sınırı da güvenliğe alınınca, Suriye izole edilerek yaklaşmakta olduğu düşünülen İran operasyonu sırasında tehdit azaltılacaktır. Nedenin ne olduğu artık önemsizdir, belki de İsrail`in amacı demokratikleştirmedir!