Türkiye'de Sosyolojinin Gelişim Aşamalari

Türkiye'deki diğer sosyal bilimler için kullanılabileceği belirtilen aşamalann sosyoloji
için de kullanılabileceğini düşünüyoruz. Kağıtçıbaşı'nın4 sosyal psikoloji için
bahsettiği taklit sosyal bilim, ülkenin sosyo kültürel gerçeklerine dönük sosyal bilim ve
evrensel sosyal bilim aşamalan sosyoloji için de geçerli olabilir. Türkiye'de sosyolojinin
gelişimi Kağıtçıbaşı'nın yukanda belirtilen aşamalan doğrultusunda değerlendirildiğinde
ilk aşamada kuram ve kavramların ithal edildiği bir dönemde yerel sorunların incelenmeye
çalışılması yer almaktadır. İkinci aşama özgüllüğün dikkate alındığı, toplum bilim nesnesinin anlaşılıp çözümlenmeye başlandığı dönemdir. Üçüncü aşamada İse evrensel
düzleme yapılan katkı yer almaktadır. Türkiye'de 1940 h yıllara kadar konuların
kuramsal düzeyde siyaset, eğitim, felsefe, ideoloji gibi değişik alanlarla iç içe girmiş bir
biçimde tartışıldığı görülmektedir. 1940 larda ve daha sonraları 1960 larda ise alan araştırması
yoluyla somut gerçeğin saptanmasına yönelik çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.
1960 h yıllarda sosyoloji değişen toplumsal yapıya uygun bir gelişme göstermek zorunda
kalmıştır. Çoğulcu farklılaşmış yeniden örgütlenmiş bir toplumsal yapının gereksinim
duyduğu yeni bilgilerin üretilmesi gereği ortaya çıkmıştır. DPT nin kurulması,
ODTÜ, Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü gibi kurumlann kurulması, DİE nin yeniden
düzenlenmesi bu dönemde yapılmıştır. DPT ye ayrılan önemli miktardaki kaynak sosyoloji
disiplininin yerleşmesi ve ilgi görmesi açısından önemli bir faktördür. Kongar, 1960
lı yılların ardından ampirik araştırmacı bir aşamaya geçildiğini, pozitivist düşünceye dayalı
olarak kuramsal çalışmaların yanında anlamlı saha çalışmalarına yönelme olduğunu
belirtmiştir.5 Buna karşılık Ergun, 3 960 sonrası Türk sosyolojisinin aşırı ampirik, dar,
deneyci ve davranışçı araştırma tekniklerini kullanan bir sosyoloji olduğu ve daha geniş
kapsamlı ve bilimsel bir yöntem anlayışına geçilmekte olduğunu ifade etmiştir.6 Kıray
toplumun köklü sosyal yapı değişiklikleri geçirdikten sonra sistematik ve olgulara dayalı
bilgilerin değer kazandığım, araştırmaya olan talebin arttığını, kaynakların çoğaldığını,
alt dallarda farklılaşmış eğitim veren bölümlerin, yeni bölümlerin açıldığım belirtmektedir.
7 Sosyal Bilimler Derneğinin 1960 lı yılların başında kurulmasının ardından
dernek tarafından araştırmalar yapılmış, ulusal ve uluslar arası seminerler düzenlenmiştir.
"Türkiye'de Sosyal Bilimlerin Gelişimi" semineri Sosyal Bilimler Derneği ve Nüfus
Etüdleri Enstitüsü tarafından birlikte gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak
bilgi birikimi de epeyce artmıştır. Dolayısıyla 1960 h yılların sosyoloji açısından
önemli bir aşama olduğu düşünülebilir. 1960 h yıllardaki gelişmelerin ardından 19701er
sosyoloji açısından oldukça sönük bir dönemdir. 1970 lerde Boğaziçi ve Ege Üniversitelerinde
sosyoloji bölümleri kurulmuştur. 1980 lerde daha kapsamlı bilimsel bir yöntem
anlayışına geçilmiştir. Yine bu yıllarda Cumhuriyet, Selçuk, Atatürk, İnönü, Fırat, Mimar
Sinan ve Uludağ Üniversitelerinde sosyoloji bölümleri kurulmuştur. Kaçmazoğlu
sosyolojinin Türkiye'de 1980 den sonra kurumsallaşmaya başladığını belirtmiştir.8
Farklılaşma ve çeşitlenme özellikle büyük üniversitelerde görülmeye başlamış ancak, diğer
kurumlarda aynı gelişme görülememiştir. Ortaya çıkan yeni bilgi talebi farklı kurumlarca karşılanmaya başlamıştır. Yine 1980 sonrası özel araştırma büroları kurulmuş, üniversite
dışında da sosyoloji ile uğraşanlar ortaya çıkmıştır. 1990 larda sosyoloji bölümlerinin
sayısı artmıştır. Ancak yeni bölümlerdeki eğitim ve araştırmanın istenilen düzeyde
olmadığı söylenebilir. 1990 yılında kurulan Sosyoloji Derneği sosyologların örgütsel
bir yapı içinde yer almalarına öncülük ettiği gibi düzenlediği ulusal sosyoloji kongreleri
ile de sosyolojinin gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır.

KARŞILAŞILAN SORUNLAR
Bu bölümde Türkiye'de sosyolojinin karşılaştığı sorunlara değineceğiz. Türkiye'de
toplumbilim pratiği ile ilgili aşamalı gelişimde kuram ve kavramların, konuların Batı
sosyolojisinin etkisi altında kaldığı, Türkiye'de sosyal gerçekliğin kavranabilmesi için
yerlileşmesinin gerektiği savunulmaktadır,9 Erkul da, kendi toplumunu anlamakta
önemli donanım eksiklikleriyle analize başlayan Türk sosyologunun Türk toplumunu
analiz etmekte ihtiyaç duyduğu yerli katkıyı yeterli kalitede üretememiş olma sorunuyla
yüz yüze olduğunu belirtmektedir. Bu sorunun aşılması için öncelikle sorunun farkına
varılması, kabullenilmesi ve bir sorun olarak tanınması gereği üzerinde durmaktadır.

Türkiye gibi toplumsal değişimin dönüşümlerin oldukça yoğun bir şekilde yaşandığı
toplumlarda yerelliğin ve özgüllüğün kuram ve kavramların gelişmesi açısından yapacağı
katkılar aynı zamanda bilgi birikiminin artmasına da katkıda bulunacaktır. Sezer,
Türk sosyolojisinin iki konuya önem vermesi gerektiği görüşündedir. İlk olarak Batı ile
farklılığımızı belirten bilgi toplama ve yalnızca bununla yetinmenin Batı taklitçiliğinden
başka bir anlam taşımayacağını belirtmektedir. İkinci olarak da toplum olarak yalnızca
yapısal düzeyde değil, çıkarlarımız açısından da Batı dan farklı olduğumuz saptanarak,
bu farklılığa göre kendi çıkarlarımıza uygun kendi açıklamalarımızı getirme durumunda
olduğumuzu, ancak bunu da yaparken taşrahlaşma tuzağına düşmemek için mutlaka
kendi açıklamamız içinde Batıyı da açıklayabilme gereğini vurgulamaktadır.11 Dolayısıyla
Türkiye'de diğer çevre ülkelerde olduğu gibi kendi sosyal gerçeklerini araştırmaya
yönelirken yalnızca kendine özgü yorumlan ile kendi sınırlan içerisinde bu işi yapmaktan
kaçınmalı, hem uluslar arası duruma gelmeye, hem de yerlileşmeyi sağlamaya çalışmalıdır.
Bilgi üretmek yerine bilgi aktarmacılığının yapılması sosyolojinin Türkiye'deki gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Çeviriler, derlemeler özgün çalışmalara göre üstün
kabul edilmiştir. Uzun bir süre kuramsal çalışmalar ön planda kalmış, saha araştırmalarından
uzak durulmuştur. Sosyolojik araştırmalara gereken önemin verilmemesi
araştırma teknikleri ve metodolojiye ilişkin bilgilerin de yetersiz bir düzeyde kalmalarına
neden olmuştur. "Sosyal bilimlerde gelişmelerin kaydedilebilmesi için salt batıdan
aktarılan bilgilerle yetinilemez. Bilginin buradan üretilmesi gerekir. Fende ve teknolojide
bilgi aktarımı bir derecede geçerli olabilir. İnsan bilimlerinde ise batıdaki bulguların
hangilerinin evrensel geçerliliğinin olduğu, hangilerinin ise kültüre bağımlı olduğunun
ayırt edilebilmesi bir zorunluluktur. Bunun için de görgül verilere dayalı bilimsel araştırmalara
büyük gereksinim vardır"12
Birbirini dışlayan bir konum bilimin gelişme dinamiğiyle bağdaşmaz. Tuna'ya göre,
toplum olayları yalnızca bir toplumun iç dinamiği ve ilişkileri ile sınırlanamayacağı
için kendi başlarına değil, ancak tarih içinde birbirleriyle ilişkilerinde özelliklerini kazanmaktadırlar.
Bu açıdan ele alındığında sosyolojinin toplum ve toplum olayları karşısında
içine kapanık ve sınırlı bir tutum içinde bulunmaması gerektiği öne sürülmektedir.
13 Bu noktada ise dikkatli olunması gerekmektedir. Nitekim Ertürk Batı dışı ülkelerdeki
yerlileştirme çabalarının aşın görelilikçilik ile birlikte gittiğini, bunun hem sosyolojiyi
bir bilim olarak tehlikeye soktuğunu, hem de bu ülkelerdeki baskıcı ve adaletsiz
toplumsal ve siyasal yapı ve uygulamalarını meşrulaştırdığına dikkati çekmektedir.14
Bilime özgü işbölümü, bilimsel bilgi ve araştırma ile ilgili gündemi merkez ülkelerde
yani gelişmiş ülkelerde belirlemektedir. Bu gündeme bağlı olarak çevre ülkeler
(azgelişmiş ülkeler) verilerin toplanması, derlenmesi, düzenlenmesi gerçekleştirilmektedir.
15
Sosyal bilimlerde mutlak gerçeklik ve evrenselliğe ulaşmak zordur. Ulaşılan düzenlilikleri
tüm toplumlar açısından geçerli genellemeler biçiminde ifade etmek doğa bilimlerindeki
kadar kolay değil, hatta çok zordur. Her toplumun siyasi, sosyal koşullan, kültürü,
tarihi, değerleri, inançları kısacası yapısal özellikleri farklı ve çeşitlidir. Bu farklılıklar,
çeşitlilikler evrensel bir sosyoloji anlayışını güçleştirmektedir. Genel geçerliliği
olan, nesnel özelliklere sahip ortak sosyoloji ilkelerini belirlemek zordur. Genellemelere gitmenin zorluğu karşısında yalnızca ulusal sınırlarla çevrelenmiş araştırmalara yönelmek
ise sosyolojinin sınırlarını daraltır. Bu durum karşısında Öncü, ülkeler üstü veya
bölgesel araştırma programlarının geliştirilmesi gerektiğini, bunun için Akdeniz ve Orta
Doğu ülkelerindeki sosyologlarla işbirliği önerisinde bulunmaktadır.16 Akşit, 1990
larda Orta Asya ülkelerinin de bir üçüncü bölge olarak listeye eklendiğini ancak yerel,
bölgesel ve küresel dinamiklerin, yapılaşmaların ve pratiklerin hangi kuram ve yöntemlerle
ve hangi araştırma programlan ve örgütlenmelerle yapılacağının henüz tam olarak
ortaya çıkmadığım belirtmektedir.17 Her iki öneri de sosyolojide sınırların genişlemesine
katkıda bulunabilir nitelikte görülmekle birlikte yeterli uygulama gerçekleşememiştir.
Genelde sosyal bilimler, özelde ise toplumbilim açısından kendi tarihlerinin ve geleneklerinin
incelenmesinde tarihsel dönemler halinde geçmişle ilgili bilgi birikimlerinin
ve türlerinin bilgisini toplayarak dökümünü elde etme biçimindeki çalışmalar sınıflandırma
çalışması durumundadırlar. Buna karşılık tarihlerin ve geleneklerin incelenmesinde
kişilerin bizzat kendilerinin de geçmişi günümüze ve geleceğe bağlayan bir sürekliliğin
içinde yer alan aktörler olduklarını unutmamaları gerekmektedir. Bu tür bir yaklaşım
tarih çalışmalarında anlam ve önemin bilincine sahip olmayı beraberinde taşır. Nitekim
Gadamer, miras alınmış bir kültüre bir gelişim ve hepimizi birbirimize bağlayan somut
bir köprünün devamı olarak bakmamız gerektiğini, atalarımızdan bize kalanlara objektif
bir tarzda bilimsel bir metodun nesnesi gibi yaklaştığımızda kültür mirasımızı iyi anlayamayacağımızı
belirtmektedir. Kültür mirasımızın her birimizin içinde kendini göreceği
bir ayna olduğunu, geleneğin gerçekliğinin bir bilgi sorunu olmayıp, aktarılmış bir
içeriğin, kendiliğinden ve üretken bir biçimde özümlenmesi olduğunu belirtmektedir.
Dolayısıyla tarih ve geleneklerin incelenmesi sırasında sosyologların kültür ve bilgi alanında
katkıda bulunan kişiler olarak tarih çalışmalarının öneminin bilincinde olmaları
gerekmektedir.58 Kocacık'ta, Türkiye'de sosyolojinin başka hiçbir ülkede görülmeyen
bir biçimde tarihle ilgilendiğini, bunun nedenin de Osmanlı mirasında yattığını belirtmektedir.
Sorunlarımızın ve sorunları çözme gücünün kaynağı olarak Osmanlı'yı dolayısıyla,
tarihi bilmenin önemli olduğunu belirtmektedir.19
Bilgi birikiminin tarihselliğinin göz önüne alınması toplumsal kuramların hangi koşullar
altında oluştuklarının geliştiklerinin, farklılaştıklarının, yıpranarak yok olduklarının
bilinmesi açısından önemlidir. Bilgi birikiminin tarih içindeki dinamizmleri ve değişme
biçimleri dikkate alınmalıdır.
Gerek geçmişte gerekse günümüzde sosyologların oluşturdukları topluluktan bir
bütün olarak bahsetmek zor gibidir. İlyasoğlu, bu topluluk içindeki farklılaşmaların,
farklı sosyolojik yaklaşımların yalnızca akademik ya da bilimsel olarak bir tercih sorunu
ile sınırlı olmayıp, sosyologların farklı aidiyet türlerini (toplumsal sınıf, içinde kendilerinin
sosyoloji eğitimi aldıkları kurumlar, şimdiki kurumsal aidiyetleri, dünya görüşü,
ideoloji, toplumsal misyon vb.) tarihselliği içinde ele almanın imkanlarının tartışılması
gerektiğini ileri sürmektedir. Böyle bir farklılaşmanın değerlendirme içindeki öneminin
yanı sıra Türkiye sosyoloji tarihinde gelenek oluşturan belirli eğilimlerin devamlılığının
ve kendi içinde çeşitlenmelerinin de önemle üzerinde durulması gerektiğini belirtmektedir.
20 Gelenekleri değişmez katı bir kavram olarak ele almak yerine, aynı deneyimleri
yaşamış birçok yönde aynı şekilde hissedebilen insanlarla paylaşılan, ortak değerlerin
oluşturduğu bir gelenek anlaşılmalıdır.
Türkiye'de araştırma pratiği açısından da sorunlarla karşılaşılmaktadır. Niçin, nasıl
toplandığı, nerede kullanılacağı belli olmayan verilerin kuramsal bilgi ile ilişkilendirilmesi,
analiz edilmesi ve yorumlanması genellikle yetersizlik göstermektedir. Türkiye'de
gerçekleştirilen araştırmaların kuram ve yöntemlerinin net olmaması ve benzer kuram ve
yöntemlerle çalışan araştırmacıların sayısının çok az olması toplumbilimin gelişim hızını
ve düzeyini olumsuz etkilemektedir.21 Yalnızca pratik alan çalışmalarında değil, kurama
yönelik çalışmalarda da yetersiz bir konumda olduğumuz gözlenmektedir. Ayrıca
bilimsel düzlemde kurumlar, üniversiteler, uzmanlar arasında iletişimin yeterince sağla-
. namaması da bir diğer olumsuzluktur. Kısacası Türkiye'de bilginin üretimi açısından yeterli
kurumsallaşmanın yokluğu bilgi birikimini olumsuz yönde etkilemiştir. Diğer taraftan
bilginin yalnızca üretimi değil, tüketim ve yeniden üretim süreçlerinde de aynı eksiklik
hissedilmektedir. Bilimin gelişmesi için gerekli koşulların sağlanmasında örgütlü
çabalar yeterince güçlenememiştir. Sosyoloji disiplinler arası bir öneme sahip olmakla
birlikte disiplinler arası çalışmalara da fazla rastlanmamaktadır. Büyük ölçekli ve sürekli
araştırmaların gerçekleştirilmesinde görülen yetersizlik kurum ve örgüt desteğinin eksikliğinden
kaynaklanmaktadır. Türkiye'de disiplinler arası çalışmanın kurumsallaştığı
örgütlenmiş, sürekliliği olan araştırma birimlerinin (Başbakanlığa bağlı Aile Araştırma
Kurumu gibi) yaygınlaştığı kurumların sayısının artması gerekmektedir. Araştırma konularının
belirlenmesinde mali koşullar önemli bir etken durumundadır. Bilimsel çalışmalar,
maliyeti yüksek çalışmalar oldukları için araştırmaların yapılabilmesi açısından
mali destek bulunması son derece önemlidir. Erkul, bu bağlamda bilim adamı ve kurumların
siyasal iktidarlara mali konularda her zaman bağımlı olduğunu ancak siyasal gücü
elinde bulunduranların etkisi altında bir bilimin de tartışma götüreceğini belirtmektedir.
22 Türkiye'de araştırmacılara sürekli mali destek sağlayabilecek kurumsallaşmış
merkezler hemen hemen yoktur. Bu durum da Türkiye'de sosyoloji araştırmalarının sayıca
fazla olmakla birlikte dar kapsamh, küçük ölçekli, birbirinden kopuk ve etkisiz olmasına
yol açmaktadır.
Sosyolojinin Türkiye'deki gelişiminde alanın kendi içinde gösterdiği farklılaşmaları
ve bu farklılaşmalar temelinde ayrışmaları, çeşitlenmeleri ortaya koymak geçmişin ve
bugünün çözümlenebilmesi açısından önemlidir. Feyerabend, farklılaşmanın sosyolojinin
alt alanlarındaki uzmanlaşmayla ilgili çeşitlenmenin ise bir araştırma alanındaki birden
fazla kuramın varolması, etkileşmesi, tartışılması, alternatif ve karşı hipotezlerin
üretilebilir olmasıyla ilgili olduğunu belirtmektedir.26 Akşit de, Türkiye'de sosyolojinin
bir yandan bölünmüşlük ya da bölmelenmişlik öte yandan farklılaşma ve çeşitlenme
içinde olduğunu gözlemlediğini belirtmekte ve bölmelenmişliğin yaklaşımlar arasında,
kuşaklar arasında, bölümler ve hatta aynı bölümdeki kişiler arasında olabileceğini belirtmektedir.
Ancak son dönemlerde gerçekleştirilmeye başlanılan kongrelerle kopuklukların
giderilebileceğini de ileri sürmektedir.27

SONUÇ VE ÖNERİLER
Türkiye'de sosyoloji araştırmalarının gelişmesiyle ilgili değerlendirmelerde aşağıdaki
noktalar dikkat çekmektedir28 :
Öncelikle sosyoloji batıdaki gelişmeye paralel olarak ortaya çıkmasına rağmen daha
sonra aynı hızla gelişmemiş ve bugün batının ulaştığı noktanın gerisinde kalmıştır.
ikinci olarak Türkiye'de sosyoloji önce kuramsal düzeyde kendini göstermiş, saha
araştırmalarından uzak kalmıştır. Saha araştırmalarıyla elde edilen bilgilerin bir anlam
taşıması ancak kuramsal bir çerçeve içinde olanaklıdır. Türkiye'de sosyolojinin gelişmesi
için kuramsal ve ampirik çalışmaların birlikte yürütülmesi gerekmektedir. Bu çalışmaların
sayısının artması sosyolojinin önemini arttırır.
Üçüncü olarak sosyolojinin batıdan hiçbir eleştiriye tabi tutulmadan kendi ülke gerçeklerimize
uyarlanmadan aktarılması da bir olumsuzluktur. Türkiye'nin kendine özgü
sorunlarının çözümü batıdakilerden yararlanarak yeni ve özel yöntemler ve açıklamalar
bulmasıyla gerçekleşebilir. Bu anlamda Türkiye'de sosyolojinin batı sosyolojisiyle ilişkilerinin
iyi belirlenmesi ve Türk toplumunun ve gerçeklerinin aydınlanması için yapılması
gerekenler saptanmalıdır.
Sosyolojinin önünün açılması, toplumumuzda gereken önemin verilmesi açısından
aşağıdaki öneriler sunulabilir:
Türkiye'de bilimsel pratiğin kurumsallaşması ve geleneklerinin yerleşmesi çabalarına önem verilmelidir. Toplumsal değişikliklerin ve dönüşümlerin genel eğilimlerinin
belirlenebilmesi için kapsamlı genellemeler üretilmeli, önceden yapılmış çalışmalar bir
araya getirilerek genelleştirilmelidir. Türk toplumunun doğru ve sağlıklı bir analizi Türk
sosyolojisine itibar kazandıracaktır.
Bilgi birikimini tarihsel dinamizmi içersinde doğuş, gelişme ve geçerliliğini kaybetme
süreçleri içersinde değişimle birlikte ele almak bilimsel bilginin kalitesinin yükselmesini
etkileyecektir. Daha çeşitlenmiş, daha farklılaşmış konuların araştırılması,
ürünlerin çoğalmasına katkıda bulunacağı gibi, bilimsel araştırmalarda ufkun genişlemesine
de katkıda bulunabilecektir. Araştırma konularında farklılaşma ve çeşitlenme toplumbilimin
kapsamını ve içeriğini zenginleştirecektir. Türk toplumbilimcilerinin sadece
Türkiye'yi incelemekle yetinmeyip, hızla ülkelerarası karşılaştırmalara yönelmelerinde
yarar görülmektedir. Karşılaştırmalı araştırmaların başlatılması, bilgi birikiminin artmasına,
bilimsel üretim sürecinin gelişmesine katkıda bulunabilecektir. Makro ölçekli çalışmaların
gerçekleştirilmesi, geniş çerçeveli kapsamlı genellemelere, kavramlaştırmalara
gidilebilmesi, yeni önermelerin geliştirilebilmesi açısından üzerinde durulması gereken
bir diğer noktadır. Mikro ölçekli çalışmalar kadar makro ölçekli çalışmalara da yönelmek
toplumsal süreçlerin bileşimlerini, dinamiklerim belirleme açısından önemlidir.
Arnk kavram ve kuram geliştirmeye yönelmiş, gözleme ağırlık veren analitik çözümleme
uğraşı içinde bulunan kapsayıcı araştırmalara yönelmek gerekmektedir. Bunun için
de mali destek gerekir. Toplumbilimin diğer sosyal bilimlerle disiplinler arası çalışmalar
yapması, bu çalışmaların kurumsallaştırılması da özelde toplumbilimin genelde sosyal
bilimlerin bir başarısı olacaktır. Kağıtçıbaşi'mn da belirttiği gibi eğer insan, ekonomik
ve teknolojik gelişmelerin gerisinde kalırsa o toplumda gelişmişlikten söz edilemez.
İnsanın gelişmesi sosyal bilimlerin gelişmesi ile mümkün olabilir. Türkiye de özgül kavramlarını
yaratabildiği, evrensel düzlemde sesini duyurabildiği ölçüde dünya sosyolojisi
içinde yerini alacaktır.