(1824-1871) Tanzimat’ın ilanı tarihinde henüz 13-15 yaşlarında bulunan Şinasi İstanbul’da Tophane civarında doğmuştur. Babası 1828 Türk-Rus harbinde şehit düşen bir topçu yüzbaşısı idi. Tophane taraflarındaki mütevazı küçük bir evde Şinasi’yi annesi büyütür. Şinasi bütün hayatı boyunca annesinin bu yüksek fedakarlığını unutmadı. Şinasi mahalle mektebini bitirdi, sonra onu Tophane kalemine verdiler. Orada İbrahim Efendi ona şark ilimlerini(Arapça,Farsça) öğretirken diğer taraftan Reşat Beyden garp ilimlerini ve Fransızca’yı öğrenmeye başlar. Şinasi 24-26 yaşlarında iken Tophane münşiri (yazarı) Fethi Paşaya bir dilekçe vererek Fransızca’sını ilerletmek için Paris’e gönderilmesini istedi. Mustafa Reşit Paşanın yardımı ile 1849 da Paris’e gitti. Burada Fransızca’sını ilerletti, İstanbul’dan aldığı bir emirle maliyecilik üzerine çalıştı. 1854 de İstanbul’a döndü, bir müddet yine Tophanede çalıştı sonra meclis-i maarif azalığına getirildi. Reşit Paşanın kısa bir müddet için sadaretten ayrılması üzerine sadrazam olan Ali Paşa zamanında görevinden azledildi. Tekrar Reşit Paşanın sadarete gelmesi üzerine Şinasi eski vazifesine döner.
Manzum tarih düşünmelerden ve bazı kaside ve gazellerden ibaret olan ilk manzumelerini tamamıyla eski tarzda söyleyen Şinasi, Paris’ten döndükten sonra Avrupai eserlerini vermeye başladı. Fransızca’dan yine manzum olarak tercüme ettiği, bazı manzum parçalarını 1859 da Tercüme-i Manzume adıyla çıkarır. Garptan Nazmen tercümecilik Tanzimat edebiyatı ile başladı. Şiirimize ilk manzum tercüme getiren şinasi oldu. La Fontaine’den tercüme ettiği masala kendi de birkaç manzume yazdığı gibi, Jiberg’ten ,La Martin’den ve bilhassa Racines’den tercümeler yaptı.
Şinasi’nin çok heveslendiği adete gaye edindiği iş, Türkiye’de ilk özel gazeteyi çıkarmaktı. Burada halka, halk diye hitap etmek, onlara garbın yeniliklerini ve yeni fikirlerini tanıtmaya çalışmaktı. Şinasi’den büyük teşvik gören Agah Efendi, Mukaddime isimli ilk baş yazısı Şinasi tarafından yazılan Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkardı. Bu gazetenin çıkması ile, yeni Türk edebiyatının gelişme ve yayılmasında büyük vazife gören, özel Türk gazeteciliği ve Avrupai Türk edebiyatı oldu. Şinasi yeni edebiyatın tefrika ve kitap halinde yayınlanan ilk tiyatro eseri Şair Evlenmesi’ni 1860 da Tercüman-ı Ahval’de tefrika ettirdi. Başlangıçta bu gazetede hevesle çalıştı. Fakat 6 ay sonra bilinmeyen bir sebeple gazeteden ayrıldı. Ayrılışından 1,5 ay sonra kendi adına gazete imtiyazı aldı, bu sefer daha tecrübeli olarak, kendi kurduğu özel matbaada, 28 Haziran 1862 de Tasvir-i Efkar’ı yayınlamaya başladı. Tasviri Efkar, Tanzimat edebiyatı tarihinde Tercüman-ı Ahval’den daha büyük vazife gördü. Çünkü seçme haberler vermekle beraber, daha çok fikri ve edebi gazete mahiyeti taşıyan Tasvir-i Efkar’da Ahmet Vefik Paşa, Namık Kemal gibi devrin büyük şahsiyetleri makalelerinin, eserlerini yayınlıyorlardı. Gazetecilik ve yeni edebiyat yolundaki neşriyat hayatına Tasvir-i Efkar’da başlanmıştır. Fakat sebebi bilinmemekle beraber bir taraftan Şinasi, etrafına yeni fikirli gençler toplayarak onlara yepyeni fikirler vermesi, bir taraftan yeni Osmanlılar cemiyetinin başı sayılacak kadar tesirli olması, bunlardan daha mühim olarak Sultan Abdülaziz’e karşı Şehzade Murat taraftarlığı ve daha başka sebeplerle Şinasi meclis-i maarif azalığından azledildi. Gösterilen sebep ise Şinasi'nin devlet memuru olduğu halde gazetesinde devlet işlerini tenkit etmesiydi. Tasvir-i Efkar’ı Namık Kemal’e bırakarak 1865 de Paris’e gider. Şinasi’nin bu ikinci gidişinde prens Hazım Mustafa Paşanın yardımıyla geçindiği anlaşılıyor. Aynı prensin davetiyle İstanbul’dan kaçarak Paris’e giden ve Paris’te yetiştirilmeleri Şinasi’ye havale edilen, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi ile Şinasi’nin ciddi hiçbir münasebet kurmadığı anlaşılıyor. Şinasi’nin Paris’te kaldığı ve bu ikinci devrede vaktini büyük bir Türk lügatı hazırlamakla geçirdiği anlaşılıyor. 1867 de Şinasi ile Paris’te görüşen Fuat Paşanın onu İstanbul’a dönmeye razı etmesi üzerine İstanbul’a gelir. Matbaasını bir aralık Cihangir’deki evinde tesis eder. Sonra Bab-ı Ali’ye nakleder yine tekrar evine getirir. Bu taşımalara rağmen matbaacılık tekniğinde çok titiz ve zevkli davranmış, hayatının son senelerini lügat kitabı üzerindeki çalışmalara vermiştir. Bu arada bazı eserlerinin ikinci baskılarını da basarak yayınlar. Bu tarihlerde Şinasi artık eski hareketli insan değildir. Yıpranmış yorulmuş durgunlaşmıştır. 12 Eylül 1871 de kafasında beliren bir ur sebebiyle ölür.
Şinasi batı etkisindeki Türk edebiyatının kurucusudur. Tanzimat edebiyatını başlatan, batı edebiyatı yolunda ilk nazı ve nesir türlerinde eser veren Şinasi’dir. İlk şiir çevirileri, ilk yerli tiyatro, ilk makale, ilk noktalama işaretleri, ilk özel Türk gazeteciliği onunla başlar. Akılcıdır, Türk toplumuna yeni bir görüş vermek gayesindedir. Halka karşı sorumluluk duygusu ile doludur. << Halk, vatan, millet >> sözcüklerini bu günkü anlamda ilk olarak o kullanıyor. Yazı dilini sadeleştirmek, <<gittikçe umum halkın anlayacağı bir dille>> yazmak görüşündedir. Şiiri mecazlardan atıp yalın hale koyar. Sanat için sanat ilkesini bırakır, halk için sanat ilkesine bağlanır. Edebiyatımızda ilk defa halk kaynaklarından faydalanır. Dil ve folklor araştırmaları yapar. Eski nazım biçimlerine yeni bir öz, mazmunlu söz yerine konuşma diline giren bir Türkçe yerleştirir. Yeni Türk şiirinin öncüsüdür, Türk şiirini söz oyunlarından kurtarır, şiirimize konuşma dilini getirir. Şiirde ilk kompozisyon bütünlüğü onunla başlar. Divan edebiyatındaki parça güzelliği anlayışına karşı, toplu güzellik konu birliği görüşünü savunmuştur. Tanzimat şiirinin en sağlam mısra yapıcısı, bu günkü şiirimizin yolunu açan Şinasi’dir.
Şinasi kısa cümleli, çıplak fikirli yeni görüşlerle övgülü bir nesir yapısı meydana getirir. Şinasi nesir alnında da kompozisyon yeniliği ile karşımıza çıkar. Eski nesrimiz secilerle süslü, asıl fikirle hiçbir ilgisi bulunmayan sözlerle doludur. Halkın kolaylıkla anlayabileceği tarzda yazan Şinasi, düşüncelerini yalın ve açık bir anlatımla söyler. Söz hünerleri göstermekten kaçınır, yazılarında doldurma sözlere yer vermez, düşüncelerini kısa cümlelerle anlatır. Şinasi’nin Tazimat edebiyatına fikir bakımından getirdiği bir yenilik onun bazı şiirleriyle makale ve fıkralarında cesaretle kullandığı görülen Avrupai mefhumlardır. Şinasi Paris’ten annesine yolladığı mektupta << Dinü, devletü, vatanü , millet yolunda kendimi feda etmek isterim>> demiştir. Vatan ve millet yolunda canını verecek kadar bu varlıkların kutsallığını anlamıştır. Vatan şairi, şerefi millet, gayreti milliye gibi yeni terkipler kullanıyor.
Eserleri Müntahabat-ı Eş’ar, yazılış tarihleri 1862-1886 dır. Şinasi manzumelerini toplamış bunlar fazla olmadığı için eser küçük hacimdedir. Şiirlerinden beğendiklerini seçerek almış, hatalı olanları baskı sırasında çıkarmıştır. Ebu Ziya Tevfik Tercüme-i Manzume’deki parçaları da katarak Divan-u Şinasi adıyla bastırıyor. Oysa Şinasi eserine divan adı vermemişti. Divan denebilmesi için birtakım özellikler taşıması gereklidir. Müntahabat-ı Eş’ar dokuz bölümdür. (kasideler, gazeller, şarkılar, övgüler, müfretler, dizeler, tarihler, hikayeler ve hicivler). Bundan başka Arzu Muhabbet başlıklı sade dille yazılmış mesnevi biçiminde on bir beyitli manzumesi de bu esrede bulunmaktadır.
Fransız şair ve yazarlarından (Tercüme-i Manzume) Türkçe’ye çevirdiği manzumeler yer almaktadır. Çevirilerinde metne bağlı kalmıştır, denetlemeyi kolaylaştırmak için metinlerin asıllarını da vermiştir. Metinden ayrıldığı zaman bunu sözcüklerin altını çizerek belirtir. Dizelerin sırasında aslına göre bir değişiklik olmuşsa bunu da metinde ve çevirideki dizelere aynı numaraları vererek gösterir. Şair Evlenmesi-Durb-ı Emsali Osmaniye- Şinasi bu eserini Paris’teyken (1851) hazırladığı anlaşılıyor. Kitabın ilk basımında 1500 kadar atasözü ile 300 deyim vardır. İkinci basımında bu sayı 2500 e yükselmiştir. Her iki basımda da bazı sözcüklerin okunuşu hakkında açıklamalar yapılmış, örnekler verilmiş, kimi sözler Fransızca’ya çevrildiği gibi, bu arada Arapça- Farsça- Fransızca atasözleri de anılmıştır. Ebe Ziya Tevfik üçüncü kez bastırdığı zaman söz sayısını 4004 e çıkarmıştır, bir çoğunu kendisi katmıştır. Üçüncü baskıda bütün sözler numaralıdır, kendi topladıklarını Şinasi’ninkinden ayırmak için işaret kullanmıştır. Kitabının sonuna da atasözü ve deyimlerinin farklarını gösteren bir açıklama koymuştur. İlk özel Türk matbaasını kuran Şinasi’dir.
MUKADDİME: (Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi)
Mademki bir heyet-i içtimaiyyede yaşayan halk bunca vezaif-i kanuniye ile mükelleftir, elbette kalem ve kalemen kendi vatanının menayifine dair beyan-ı efkar etmeyi cümle-i hukuku müktesebinden addeyler. Eğer şu müddeaya bir senet-i müsbit aranılacak olsa maarif kuvveti ile zihni açılmış olan millet-i mütebeddienin yalnız politika gazetelerini göstermek kifayet edebilir.
Bu mehbus Devlet-i Aliyye’ce dahi nev’ama müeyyeddir ki meclis-i Ali-i Tanzimat’ın teşekkülü sırada kavanın ü nizamata müteallik levayihin tahriren arz olunması için umuma mezuniyet-i resmiye verilmiş idi. Hatta Hükümet-i saniye’nin müsaadesiyle dahil-i memalik-i Osmaniye’de tebaa-ı gayr-i Müslimlerin kendi lisanları üzere halen çıkardıkları jurnaller bile belki haklarından ziyadece serbesttir. Fakat asıl Osmanlı gazetelerinin bahsine gelince gayr-i resmi bir varakanın devam üzre çıkarılmasında her nasılsa şimdiye kadar milleti hakimeden hiçbir kimse ihtiyar-i zahmet etmemiştir. Hele şükürler olsun saye-i adalet-i seniyyede telafi-i mafat muyesser oldu.
İmdi iş bu gazete ahval-i dahiliye ve hariciyeden müntehab bazı havadisi ve maarf-i mütenevvia ile sair mevadd-ı nefiaya dair mebahisi neşrü beyana vasıta olacağından naşi Tercüman-ı Ahval unvanıyla tesmiye olunmak münasip görüldü. Tarife hacet olmadığı üzre kelam ifade-i meram etmeye mahsus bir mevlibe-i kudret olduğu misillü en güzel icad-i akl-i insani olan kitabet dahi kalemle tasvir-i kelam eylemek fenninden ibarettir. Bu itibar-ı hakikate mebni giderek umum halkın kolaylıkla anlayabileceği mertebede iş bu gazeteyi kaleme almak mültezim olduğu dahi makam münasebeti ile şimdiden ihtar olunur.
21.Ekim.1860 Tercüman-ı Ahval
Tercüman-ı Ahval’i ilk sayısında yayınlanan ve gazeteciliğimizde ilk baş makale sayılan bu ön sözde gazetenin çıkış sebebi ve gerekliliği, o güne kadar azınlıkların bu yoldaki çalışmaları yanında Türklerin gazete çıkarma zahmetine katlanmadıkları ve gazetenin çıkışı, adı, içine alacağı yazılar ile dili ve anlatımı üzerinde duruluyor. Buna göre iç ve dış olaylarla ilgili haberleri ve yararlı bilgileri içine alacak olan Tercüman-ı Ahval, halkın anlayacağı bir dille yayınlanacaktı. Bu makalede şu manaya gelen sözler vardır; devlete asker veren ,vergi veren, devletin emirlerini yerine getiren millet, buna karşılık devletin iyi mi kötü mü idare edildiği hakkındaki düşüncelerini sözle yahut yazı ile söyleme hakkına sahiptir.
Tasvir-i Efkar’ın ön sözünden de şu fikirler anlaşılır: Bir milletin idaresinde devlet kadar milletin de düşüncesi de esastır. Bizde o zamana kadar kayıtsız şartsız devlet vardı,halbuki devletin yanı başında millet de vardır ve devlet ,idaresi altında bulunan milletin devam etmesiyle devam edebilir. Onun için işleri, idare ettiği milletin hayrına,yararına uygun bir şekilde çevirebilirse kuvvetlenir. Kısacası devletin kuvvetli olabilmesi için milletini yükseltecek her türlü işi yapması gerekir.

HER İKİ GAZETE İLE GETİRDİĞİ GÖRÜŞ VE YENİLİKLER
Şinasi yurt sorunları üzerinde, yurttaşın söz söyleme hakkı ve özgürlüğü olduğu görüşünü ileri sürerek, gazetenin toplumun gelişmesinde önemli bir yer tuttuğunu, halkın sesini duyurmasında bir aracı görevini yaptığını kabul ettirmiştir. Gazetenin halkın anlayabileceği bir dille çıkması gerekliliği üzerinde duran Şinasi dil ve anlatımda, özentiden uzaklaşmaya, kısa cümlelerle anlaşılabilecek nitelikte yazmaya çalışmış, cümle sonlarına ilk defa nokta koymuştur. Ayrıca Avrupa’nın durumunu anlatarak batıya ilk pencereyi açtığını dil ve edebiyat konularında tartışma eleştirmelerde bulunduğunu makale, tiyatro eseri, eleştirme gibi yeni türlerin yazılmasına, tefrikalı yazılara yol açtığını görüyoruz.
ŞAİR EVLENMESİ
Şinasi, yazı Türkçe’sini sadeleştirme denemelerini bir adım daha ileriye götürmüş, bir tiyatro eseri meydana getirerek bizde ilk defa tiyatro diline de örnek vermiştir. Bu suretle doğrudan doğruya, halkın konuşma dili kitaba geçmiş, aynı zamanda ilk eserimiz yazılmıştır. Şinasi her yazdığı eserini, geniş kitle için meydana getiriyordu. Maksadı halkın aydınlatılması ve uyarılması idi. Tiyatroda örnek olarak Molier’i almış halkı yanlış ve kötü adetlerden vazgeçirme, halkı aldatanların foyalarını meydana koyma, taassubu, gericiliği, menfaatçiliği, düzenbazlığı hicvetme yolunda bir denemeye girişmiştir. Şair evlenmesi komedisinde anlatılmak istenen budur.
Şinasi’nin Agah Efendi ile çıkardığı ilk özel Türk gazetesi olan Tercüman-ı Ahval’in (21.Ekim.1960) 2. sayısından itibaren Şair Evlenmesi piyesi yayınlanmıştır. Tefrika gazetenin alt tarafına yan yana konulmuş küçük boy sahifeleri şeklinde basılıyor, bu sahifeler dağıtılmayıp aynı zamanda kitap haline getiriliyordu. Onun içindir ki tefrika biter bitmez kitap da hazırlanıyordu.
Şinasi bu komediyi yazarken, halk tiplerini kendi mahalli şiveleri ile konuşturmuş, kelimelerin imlasında, bilhassa bu yanlışları yaptığını, şahısların konuşmalarını taklit için buna lüzum gördüğünü açıklamıştır. O zamana kadar dilimizde basılmış bir tiyatro eseri olmadığı için, okuyucuya bu açıklamayı yapmak gerekiyordu. Şinasi yine bu maksatla başka açıklamalar da yapmaya lüzum görmüştür:’’ Parantez içindeki sözler hali tarif için konulmuştur,bunlar metne dahil değildir. Satır başındaki çizgi söz söyleyenin değiştiğini,nokta sözün bittiğini anlatıyor’’ der. Yazar piyesi bilhassa halk dili ile yazdığını da kitabın sonunda açıklamıştır.
Şair Evlenmesi, güzel, hoş, nükteli ve sürükleyici bir komedidir. Konusu önemsizdir. Entrika yoktur. Daha ziyade karakter gösterilmek istenmiştir. Şahısların isimleri hemen hepsinin anlatmak istediği şahısla manalı olan bağlılığına göre dikkatle seçilmiştir. Müştak Bey aşıktır; Hikmet Efendi akıllı,uslu,terbiyeli bir insandır. Ebu laklaka koca burunlu,geveze bir mahalle imamıdır. Kumru Hanım sevgilidir. Sakine sessiz,kendi halinde(adına uygun);Batak Ese mahalle bekçisi;Ataköse mahalle çöpçüsü; Ziba Dudu ile Habibe kadın çok kere aracılık işleriyle uğraşan eski kadınların adları olduğu için, kılavuz kadınla yenge için seçilmiş isimlerdir. Piyesin konusu iş bilir, aklı başında bir dost tarafından ufak bir rüşvetle düzeltilen hileli evlendirme olayıdır.
Görülüyor ki Şinasi asırlarca sürüp gelmiş olan görücü ile evlenme usulünün aleyhinde bir komedi yazmıştır. Sağlam bir yuva kurabilmek için evlenecek kadın ve erkeğin birbirlerini bilip tanımaları, haklarında fikir sahibi olmaları gereklidir. Rüşvet alarak iş yapan mahalle imamları vardır. Her sarıklı mutlaka arkasından gidilecek insan değildir. Tahsilsiz halk, yanlış her şeye, hele hocalara inanıp bilir bilmez işlere karışırlar. Halkın bilgi ve düşünce seviyesini yükseltmek lazımdır.
Şair Evlenmesinde Şinasi’nin milli bir tiyatroya varacak en kısa yolu aradığı muhakkaktır. Bu ancak halk geleneği ile olabilirdi. Şinasi için herhangi bir batı yazarının eserini tercüme veya adapte hatta taklit ederek büyük bir sahne eseri meydana getirilebilirdi. Bunu bırakıp bu küçük mevzu ile bir bakışta insana manasız görünecek şaka ile yetinmesi onun büyük bir çığır açmak istediğini gösterir. Bu sözümüzle piyeste yerli olmayan hiçbir şey yoktur diyemeyiz.
Dikkat edilecek bir konu da konuşma şeklidir. Şinasi’nin kahramanları, hayatta yaşayan dille, sokağın halkın diliyle konuşurlar. Şinasi’nin piyesinde halk tipleri ortaya çıktı, halk şiveleri konuşuldu. Eserde gerçekçi bir hava vardır. Şinasi bu havayı verirken halka doğru daha saf kaynaklara gitmek istiyordu. Şinasi bu güldürüsünde bir takım tiyatro terimlerini de kendisi bulmuştur. Piyes karşılığı, oyun; perdeye karşılık, fasıla; kişiler için, takım gibi kelimeleri kullanıyor. Şair evlenmesi bir töre komedisidir, sahnede oynanmaya elverişlidir. Sahnede temsil edilmemiştir, konunun taşıdığı toplumsal yergi bunda etken olmuştur.

MÜNACAT
(Şinasi,Tanrıya Yalvarış)
Hak Teala azamet aleminin padişehi
La mekandır olamaz devletinin taht-gehi

Hasdır Zat-ı İlahisine mülk-i ezeli
Bi-hudud anda olan kevkebe-i lem-yezeli

Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyadı
Dolu boş cümle yed-i kudretinin icadı

İzzet ü şanını takdis kılar cümle melek
Eğilir secde eder piş-i celalinde felek

Emri vech üzre yer eyler gece gündüz hareket
Değişir tazelenir mevsim-i feyz ü bereket

Pertev-i rahmetinin lem’asıdır ayla güneş
Tab-ı hışmından alır alsa cehennem ateş

Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Anların şu’lesi gök kubbesini yaldızlar

Kimi sabit kimi seyyar be-takdir-i Kadir
Tanrı’nın varlığına herbiri bürhan-ı münir

Varlığı bilme ne hacet küre-i alem ile
Yeter isbatına halk ettiği bir zerre bile

Göremez zatını mahlukunun adi nazarı
Hisseder nurunu amma ki basiret basarı

TAHLİLİ
Allah’a yalvarmak, yardım istemek amacıyla yazılan manzumelere münacaat denir. Münacaatlar çok defa kaside, terkib-i bend, terci-i bend şeklinde yazılırlar. Şinasi bu geleneğe bağlı kalmayıp mesnevi biçiminde yazmıştır.
Kırk mısralık (yirmi beyit) şiiri ilk on beyitte tanrıdan, tanrının kudretinden, tanrı ile kainatın münasebetinden bahseder. Şinasi diğer on beyitte ise kendisinden, isyan, günah ve aczinden bahseder. Demek ki Şinasi plan itibarı ile eski münacatta bir değişiklik yapmıyor. Namık Kemal’in Bayezıt Camii sergisinden satın alarak hayran kaldığı ve yanlışlıkla ilahi denilen parça budur. Şinasi münacatında tanrı ve dünya görüşünü ortaya koymaktadır. Manzume dikkatle gözden geçirilirse öz ve üslup değişikliği hemen göze çarpar. O münacatı ile apayrı bir düşünüşün insanı olduğunu gösterir. Çünkü bu manzumede o zamana kadar çok yeni olan yönler vardır.
1)Biçimi ile eski türlerden ayrılır (mesnevi biçiminde). Söyleyiş kolaylığı, kafiye serbestliği getirmiştir.
2)İçindeki düşüncelerle de eskiden ayrılır. Münacatta, tanrı düşüncesi doğa düşüncesi ile birleştirilmiştir.
3)Görünüşü de başkadır. Şöyle ki eskiler tanrıya yalvarırlardı, diz çökme vardı, Şinasi’de bu başkadır.
4)Manzumede, bir ayıklama bir temizleme yapmıştır. Amaç ayrıntılar içinde boğulmamıştır. Ne demek istediği belli ve açıktır.
5)Burada manzume içten bir duygu ile yazılmıştır.
Münacat üslup bakımından sadedir. Bu şiirin en büyük özelliklerinden biridir. Tanrı azamet aleminin padişahıdır. Fakat o, mekanın ötesindedir, mekandan ayrılır. Kainatta her şey onun eseridir, onun emirlerine boyun eğerler. Tanrının emri ile mevsimler değişir gece gündüz meydana gelir. Sabit duran veya hareket eden her şey tanrının mevcudiyetinin birer ispatıdır. Eski münacatlar ile karşılaştıracak olursak; eki şiirlerde kullanılan malzeme çok zengin ve çeşitlidir. Bunlarda yer yüzüne ait varlıklar üzerinde durulur. Uzun ağdalı, özü olmayan sentaksız diyebileceğimiz eski cümleye atan Şinasi kısa açık, sağlam yapılı Fransız cümle yapısına benzer bir cümle yapısı meydana getirdi.
Eski şiirde bir takım teferruat, şiir boyunca ortaya dökülür, şair bunların her birinin ayrı ayrı üzerinde durur, teşbihler, mecazlar bütün bu suni teferruat içinde tanrı fikri kaybolurdu. Şiirin maksadının dini bir duyguyu anlatmaktan ziyade, maharet göstermek istediğini hissederiz. Şinasi önce münacatı dolduran bir sürü teferruatı atıyor. Bir takım mazmunları (sanatlı sözleri) atıyor. Tanrı fikrini yeryüzüne ait teferruatla değil, kainatın bütünlüğü içinde ortaya koyuyor. Gaye sanat göstermek değil, tanrı ile kainat arasında münasebet kurmaktır. Şinasi seçme birkaç unsurla bize tanrıyı ve onun kainata hakim oluşunu duyuruyor. <<Tanrı azamet aleminin padişahıdır, la mekandır, devletinin tahtgahı yoktur, ezeli mülk zatına hastır, yeri göğü o yaratmıştır>>.
Şinasinin bir düşünceyi ortaya koymak, bir fikri aklı ile de kabul etmek istediği bellidir. Bu fikir Allah’ın varlığı ve birliğidir. Eskiler için tanrının varlığı, delilsiz ispatsız bir hakikatti. Bunu ispata kalkmak günahtı.
Kainatın varlığı ve onda görülen nizam tanrının varlığının delilidir. Şair tanrıyı ispat için kainatı delil gösteriyor.
Şinasi, tanrının birliğine inanması için, aklının şahadetine lüzum görüyor. Şinasi’de akıllılık vardır, akıl ise ispat ister. Şinasi Avrupa’da 18. yy dan sonra gelişen akli ve ilmi dinciliğin etkisinde kalmıştır.
Fakat bu delilin de çürüklüğünü hissetmiş gibi dış dünyadan insana dönüyor. Yani dış gözün Allah’ı göremeyeceğini ancak nurunu ve varlığını hissedebileceğimizi söylüyor. Sonuçta şarkın eski fikrini dönmekle beraber, şiirde objektif alemin tasviri, Allah ile kainat arasında münasebet bulunduğu fikri büyük yer tutar.
Münacatın 20 mısra tutan ikinci kısmı liriktir yani burada şair günahlarından, pişmanlıklarından, tanrının lütfundan bahseder. Birinci ile ikinci kısım arasında tezat vardır. Birinci kısımda Allah’ın ispatından bahseder, sonradan insanı bu açıdan ele alır. Doğrudan doğruya korkusunu ve günahlarını anlatıyor. Birinci kısım, tasvir mahiyetinde olmasına karşın ikinci kısım hissidir. İkinci kısımda tanrı korkusu içini kaplar, isyan, boyun eğme ve ümitsizlik vardır. Sonradan ise huzura kavuşma görülüyor. Bu çeşit ruh halleri sürekli değildir. Tanrının lütfu hakkında sorular şüphe değil, bir iman ve emniyet ifade eder.
Bu kendi kendine konuşma, divan üslubundan başka Fransız trajedisinden gelen kendi kendine konuşma üslubudur. Şiirde üslup bakımından göze çarpan bir yenilik de şiirin sade ve açık olmasıdır. Mısraların hiç birinde mecazi ifade ve mazmun yoktur. Ne söyleyecekse düz, sade ve açık bir şekilde söylüyor. Yalnız iki kısımda vardır. Münacatı iki fikirde toplayabiliriz; tanrının varlığını kainat ispat eder, tanrı insanı bağışlar affeder bu da ikinci kısmın fikrini oluşturur.
KASİDE (REŞİT PAŞA İÇİN)
Sensin ol fahr-ı cihan-ı medeniyet ki heman
Ahdini vakt-ı saadet bilir ebna-yı zaman
Sadr-ı millete vücudun ulu bir mucizedir
Bunun fehem eylemeyen müdrike-i acizedir
Adlü ihsanını ölçüp biçmez Newtonlar
Aklü irfanına derk eylemez Eflatunlar
Şem’idir kalbimizin can ile malü namüs
Hıfz içün bad-ı sitemden olur adlin fanus
Ettin azad bizi olmuş iken zulme esir
Cehlimiz sanki idi kendimize bir zencir
Bir ıtıknamedir insana senin kanunun
Bildirir haddini sultana senin kanunun
Sen gibi akil olan kan dökerek gün mü sürer
Vech-i namusuna ol kan ile düzgün mü sürer
Olmuş insana taassub bir onulmaz illet
Hüsn-i tedbirin ile kurtulur ondan millet
Bin yaşa devlet-ü ikbal-i fahimanen ile
Mülkü tedvir ederek akl-ı hakimanen ile

făilătün feilătün feilătün feilün
Şinasi

1.Beyit: Bu beyit ile fahr-i cihan sözüyle Reşit Paşa Hz Muhammed’e, vakt-ı saadet sözüyle de Reşit Paşa zamanı Hz Muhammed’in zamanına benzetilerek övülüyor.
2.Beyit: Milletin başında bulunman olağanüstü bir şeydir. Bunu anlamayanlar anlatışsız, aciz kimselerdir.
3.Beyit: Senin adalet ve bağışını Newton kadar bilginler bile ölçüp biçemez. Akıl ve irfanını Eflatun kadar büyük filozof bile kavrayamaz.
4.Beyit: Can, mal ve namus kalbimizin ışığıdır. Bunları emniyet altında tutan, kötülük ve zulüm rüzgarından koruyan senin kanunundur(Tanzimat fermanı)
5.Beyit: Biz zulme esir olmuşken sen bizi serbestliğe kavuşturdun. Dıştan gelen zulüm bir yana bizim kendi cahilliğimiz kendimizi bağlayan bir zincirdir.
6.Beyit: Sen yaptığın yeniliklerle, batı medeniyet ve irfanına kapılarını açmakla bizi bu cahillik zincirinden kurtardın.
7.Beyit: Senin kanunun insana bir hürriyet belgesi bir serbestlik vesikasıdır. Bu kanun o zamana kadar sınırsız olan padişahın yetkilerini de sınırlamıştır. Bu ferman ve yeminle padişah keyfi idareden vazgeçip, kendisinin de kanunlara tabi olacağını ilan etmek suretiyle sultanlık yetkisini kendisi sınırlıyordu.
8.Beyit: Senin gibi akıllı insanlar memleketi kan dökerek idare etmez. Namusunun yüzüne kanla leke sürmez. Yani namus ve şerefini kan dökücülük gibi kötü bir sıfatla lekelemez.
9.Beyit: Taassup yani eski veya yeni herhangi bir düşünceye, inanca körü körüne saplanmak, kendi düşüncesinden, inancından başka doğru kabul etmemek hatası, insan ruhunun en zor tedavi edilen ruhi hastalıklardan birisidir. Senin yerinde ve güzel tedbirlerinle millet bu hastalıktan kurtulacaktır.
10.Beyit: yüksek devletin ve iyi talihinde filozoflara layık, kıymetli aklınla memleketimizi güzel güzel idare ederek bin yaşa.
Şinasi içten duygularla, sevip taktir ettiği büyük Reşit Paşayı övmek için yazılmıştır. Yazar belki konusunu düşünerek, kaside adını verdiği bu manzume şairin divanından alınmıştır, yazılış tarihi 1858 dir. Bu kaside Reşit Paşanın şahsında Tanzimat prensiplerinin birer övgüsüdür. Bu kasidede ve bundan sonraki yazmış olduğu kasidelerde hakim unsur akıldır.

Şinasi gazeteci olarak toplumun çeşitli meseleleri üzerine dikkatle eğilmiş ve işlerin düzelmesi için gidilecek yolu göstermiştir. Mustafa Reşit Paşa için yazdığı kasidelerde de şeklin eskiliği yanında, söylediği düşünceler yenidir. Eski şairlerin, büyükleri methetmek için yazdıkları kasideler o kadar genel sözlerle doludur ki bunlardan birini tereddütsüz herhangi bir vezir hakkında kullanmak mümkündür. Şinasi şiir kitabında yalnız Reşit Paşa hakkında kaside yayınlamıştır ve bu kasidelerin her mısrası yalnız Reşit Paşaya yani Tanzimat’ı getiren adama söylenebilirdi. Bu sadrazam şairi korumuştur. Ama insana öyle geliyor ki korumasaydı da Şinasi onu yine bu sözlerle methedecekti. Çünkü Reşit Paşa Şinasi’nin inandığı fikirlerin kahramanıdır. Şinasi batı medeniyetine inanmıştır. Reşit Paşa harbe girmemiştir ama şaire göre yalnız harp ederek zafer kazanan kahraman değil yeni bir medeniyet yolu açan da kahramandır.
Şinasi’nin beş kasidesi vardır. Bunlardan dördü Reşit Pasa içindir. Reşit Paşayı inandığı fikirleri tatbik eden bir insan olarak görür. Bu nedenle kasideleri gelişigüzel bir övgü değildir, gerçek bir temele dayanır. Kasidelerinde yeni görüşler, yeni düşünceler dile getiriliyor (adalet, kanun fikri gibi). Kasideleri yeni düşünce ve kavramlarla doludur. Bunlar o zamana kadar görülmüş ve duyulmuş şeyler değildi. Öz bakımından eskilerden tamamıyla ayrılıyordu. Kasidelerinde üzerinde durduğu düşünceler şunlardır: Kanun ve düzen anlayışı, aklın duyguya üstünlüğü, uygarlık sevgisi. Mesnevi tarzında yazılmış konu itibariyle kasidedir. Halk deyimleri vardır.
Mustafa Reşit Paşa memleketin idare ve siyasetinde, o zamana kadar tatbikte olan, doğu usulleri yerine batı idare sistemini almaya çalışmıştır. Bunu sonucu olarak girmemiz gereken yeni hayatın fikir ve düşünce ile ilgili tarafını Şinasi yaptı. O, fikir ve sanat alanında batıya açılmış ilk penceredir. Şinasi’nin hayatı kısa eserleri azdır. Fakat tesiri çok ve devamlı olmuştur. Tanzimat’tan önce Türkiye’nin kaderi asırlarca padişahın iyi veya kötü, bilgili veya bilgisiz, akıllı veya deli,cesaretli ve korkak olmasına bağlı kalmıştır. O zamanki idare altında halkla beraber, iş başında bulunan vezirlerin de hayatı padişahın bir anlık hiddetine kurban gidebilirdi.
Mustafa Reşit Paşanın getirdiği programla Abdülmecit devrinde Türkiye’nin idaresi oldukça düzene girmişti. Halbuki birkaç asırlık bir yıkıntı devresinin ızdırabını çeken Türkiye bir yandan fertlerin iyi bir yaşayış, bilgi ve düşünce seviyesine ulaşması, öte yandan buna imkan verecek bir idare şeklinin kurulması ile kurtulabilirdi. Şinasi bunu ilk defa gören, söyleyen kimsedir.