1839’da tahta çıkan Abdülmecid (1839-1861), Reşit Paşanın etkisiyle, Tanzimat Fermanı ya da Gülhane Hatt-ı Hümâyunû denen siyasal bir ferman yayınlamış, ülkede siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılacağını duyurmuştu. Bu nedenle, 1839’da başlayan yeni döneme Tanzimat (düzenlemeler) dönemi denir. İkinci bir belge 1856’da Islahat Fermanı adıyla yayınlanmış. Abdülmecid’ten sonra Abdülaziz (1861-1876) padişah olmuş ve 1876’da Tanzimat dönemi kapanmıştır.
II. Mamut dönemin sonlarına doğru Batı’da görevli bulunan Osmanlı elçileri Batı’nın yeni bir özelliği keşfettiler. 18. Yüzyıl Avrupa’sında bazı krallar teb’anın verimliliği artıracak bir koruyucu tedbirler bütününü devletin olağan bir politikası haline getirmişlerdi. Krali otoritenin bir temsilciler meclisiyle paylaşılmadığı ülkelerde bile milli devlet kurmak isteyen hükümdarlar teb’anın mülkiyet haklarının garanti altına alınmasının zorunluluğunu anlamışlar, eğitimi halka yaymanın kendilerine getireceği faydayı algılamışlardı. Milli devletlerin kurulmasına ve orta sınıfların güç kazanmasına paralel yürüyen bu politika, ayrı zamanda milli bütünlük kurmayı ve feodalizmden ve orta sınıfların güç kazanmasına paralel yürüyen bu politika, aynı zamanda milli bütünlük kurmayı ve feeodalizmden kalan imtiyaz "cep"lerini temizlemeyi amaçlıyordu. Bu idare sistemine sonradan "aydın despotizmi" denmiştir. O zamanlar Avrupa’da yeni gelişmekte olan devlet bilimlerinde ise bu öğelere "kameralizm" adı veriliyordu. "Tanzimat" olarak bildiğimiz, 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanıyla başladığı kabul edilen yenilik hareketi, büyük çapta "kameralizm"den esinlenmiştir. Kameralizmin uygulanmasını görerek Batı’nın özünü burada arayanlar arasında Avusturya Büyükelçisi Sadık Rıfat Paşa’yı ve Tanzimat’ın mimarı Londra elçiliğinde, dış işleri bakanlığı ve sadrazamlıkta bulunan Mustafa Reşit Paşa’yı saymak gerekir. Kameralizmin bu devlet adamlarına belki en cazip gelen tarafı, Osmanlı İmparatorluğu gibi dağınık bir ülkeyi birleştirici bir görüntü getirmesiydi. Osmanlı devlet adamları milli çapta idari, hukuksal ve iktisadi tedbirlerle Osmanlı İmparatorluğu’nda yüksek sayıda yer alan kültür birimlerini "eritebileceklerini" bir "Osmanlılık" şuuru yaratabileceklerini sanıyorlardı. Uzun vadede bu amaç gerçekleşemedi, fakat Batılı milli devletin birçok kurumu bazen özünü yitirmiş olarak imparatorluğa yerleşti. Tanzimat Türkiye’sinde Batı’ya karşı bir tepkisin ortaya çıkması, Avrupa devletlerin dış politikasının çok zaman Osmanlı İmparatorluğu’nu sömürdüğü ya da kendi menfaatleri için bir araç olarak kullandığı algısının doğurduğu hayal kırıklığına bağlanabilir. Gerçekten de Tanzimat’ı başlatanların çok iyi anlamadıkları bir husus çeşitli devletlerin birbirleriyle ticaret alanında amansız bir savaşa girmiş oldukları ve 19. Yüzyıl ilerledikçe "emperyalizm" adını verdiğimiz kapsayıcı politikayı da -bu adı kullanmadan- daha çok benimseyecekleriydi. Osmanlıların 1838’den itibaren çeşitli devletlerle imzaladıkları ticaret anlaşmalarında olduğu kadar tarım ve endüstri politikalarında kendi çıkarlarını koruyamamaları Batı’ya olan tepkilerinin bir yönünü oluşturur.
Tanzimat’ın, Mustafa Reşit Paşa (ve onu izleyen Ali Paşa ve Fuat Paşa) gibi kurucuları, Batı’nın askeri ve idari yapısını Osmanlı İmparatorluğu’na aktarırken Batı’nın günlük kültürü de ikinci defa etkin bir biçimde imparatorluğa girmişti. Giyim, ev eşyası, paranın kullanılışı, evlerin stili, insanlar arası ilişkiler "Avrupai" olmuştu. Osmanlı tutucu tarihçisi Cevdet Paşa, bu hayat değişikliğinin eski Osmanlı değerlerini nasıl kösteklediğini anlatır. İlk ve ikinci kuşak Tanzimatçılara karşı sistematik eleştirilerse ancak 1860’larda başladı. Namık Kemal ve Ziya Paşa önderliğindeki bu eleştiriciler grubuna "Yeni Osmanlılar" adı verilmiştir. Yeni Osmanlılar, Tanzimatçıların sömürü olayını anlamadıklarını, bir "üst tabaka" meydana getirdiklerini, kendi kültürlerini kösteklediklerini ve ancak yüzeysel anlamda "Batılı" olduklarını ileri sürdüler. Tanzimatçıların -Yeni Osmanlı’lara göre Batı’nın "ruhu"nu oluşturan hürriyetçi ve parlamenter eğilimleri anlamadıkları da yüzlerine vuruluyordu. Bu yıllarda Batı hakkındaki bilginin artması ve yayılması, Yeni Osmanlı’ların önemli bir rol oynadıkları, Osmanlı gazeteciliği yoluyla olmuştur. 1862’de İbrahim Şinasi tarafından kurulan ve daha sonra Namık Kemal ve Yeni Osmanlı’ların devraldıkları Tasvir-i Efkâr Osmanlı aydınları arasında siyasi bilincin genişlemesinde birinci derecede bir rol oynamıştır.
3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat fermanıyla tebaaya can ve mal güvenliği, kanun önünde eşitlik, vergilerin tarh ve tahsilinde adalet, askerlik hizmetlerin herkese teşmili ve mülki ıslahat vaat edilmekteydi. Böylece batıda 17. Yüzyıl filozofları tarafından ortaya atılıp Fransız ihtilalinden sonra gerçekleştirilen vatandaşların eşitliği prensibi Osmanlı imparatorluğunda da devletçe benimsenmiş oluyordu. Fermanda ön görülen müslim ve gayri müslim tebaanın kanun önünde eşitliği doğrultusunda bütün tebaaya uygulanmak üzere Fransız Ceza Kanundan esinlenerek 1840 yılında Kânun-u Cerâim çıkarıldı. Bunu 1850’de Ticaret Kanunun alınması takip etti. Bu kanunların uygulandığı, Nizamiye mahkemelerinde Batı yargı usulleri tatbik edildi ki böylece eğitimin yanında hukuk sahasında da ikili bir uygulamaya geçildi. Ne var ki fermanda öngörülen reformlardan çoğu uygulanamadı. Askerlik bütün tebaaya teşmil edilmedi, vergi reformu gerçekleştirilemedi, idari ıslahat sözden ibaret kaldı.
Tanzimat’ın gerek Müslümanlar için fazla bir şey getirmemesi, gerekse gayri müslimlerin uygulamalardan memnun kalmamaları, umumi bir memnuniyetsizliğe sebep oldu. Üstelik Osmanlı azınlıklarının sözcüsü durumunda olan Avrupa devletleri de Tanzimat’la gayri müslimlere vaat edilen reformları yeterli bulmadı. Bunun üzerine, 18 Şubat 1856 tarihinde Islahat Fermanı ilan edildi. Ve 30 Mart 1856 tarihli Paris anlaşmasının 9. Maddesinde bu fermana atıfta bulunulmasıyla padişahın ıslahat taahhüdü devletler arası bir mahiyet kazandı. Islahat Fermanı’nda Tanzimat Fermanı’nda öngörülen ıslahat teyid edilerek, din, kültür, askerlik, idare ve maliye alanlarında yapılacak ıslahatlar teferruatlı bir şekilde belirlendi.
1839-1856 yılları arasında yapılan ıslahatlar Mustafa Reşit Paşa tarafından yürütülürken, 1856’dan sonraki ıslahatlarda büyük ölçüde Ali ve Fuat Paşalar söz sahibi oldular ve kuvvetli bir Fransız etkisi görüldü. Bu dönemin en önemli olayı Fransa’daki Conseil d’Etat’ın benzeri olan Şûrâ-yı Devletin kurulmasıdır. Küçük çapta bir parlemontaya benzetilen böyle bir müessese Osmanlı tarihinde ilk defa görülüyordu. Ne var ki Şûrâ-yı Devlet kısa zamanda önemini kaybederek "Şûrâ-yı Evet" haline gelmiştir.
Medeni hukuk alanında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından Mecelle’nin hazırlanması Tanzimat döneminin diğer önemli çalışmalarından birisidir.
Eğitim alanında da kayda değer gelişmeler olmuştur. Devlet teşkilâtına ehliyetli idareciler yetiştirmek amacıyla 1859 Mülkiye-yi Şâhâne kuruldu. Bunu 1868 yılında Osmanlı-Fransız işbirliği ile kurulan Galatasaray Sultânisi’nin hizmete girmesi izledi.
1861 yılında da Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin Royal Society of England örneğinde kurulmasıyla da batı müspet bilimleri Osmanlı aydın çevrelerinde revaş bulmuştur. Cemiyetin çıkardığı Mecmûa-i Fünûn’da felsefe, coğrafya ve ideoloji gibi konular akılcı düşünceyi Osmanlı toplumuna yaymıştır. Yine bu dönemde basın hayatında da önemli gelişmeler olmuştur.
19. yüzyıl, özellikle Tanzimat Devri batı düşüncesi yanında batı tekniğinin de alındığı bir dönem olmuştur. Avrupa devletlerinin Osmanlı pazarlarını ele geçirmek için mücadele verdikleri bir dönemde karşı tedbir olarak düşünülmüştür. Ancak bu teşebbüs, Avrupa rekabeti, sermaye yokluğu, tecrübe yetersizliği yüzünden başarılı olamamıştır.
Tanzimat, geniş tabalı bir uygulama sağlayamamıştı. Tanzimatçılarının başarısızlığı ilk defa 1860’larda meşruti reform programı gündeme geldi. Yeni Osmanlılar adı verilen rejim muhaliflerine göre devleti kurtarmak için şahsi egemenlik ilkesinden vazgeçilmeli, halkın hakları padişahların üstünde bulunmalıdır. Tanzimat ilkeleri geniş hürriyetlerle desteklenmeli ve merkezi yönetim bu yolla denetlenmelidir. Yurt içi ve yurt dışında faaliyet gösteren aydınlar, bu düşüncelerini kabul ettirebilmek amacıyla yoğun bir mücadeleye giriştiler. Bu çalışmalar sonucunda Abdülaziz tahtan uzaklaştırıldı.
Tanzimat, bu bir asırlık batılılaşma hareketindeki gayenin iflasını ilan eder. Bu devirde Avrupa’yı başka bir cepheden yaklaşmak istenir. Batılılaşma hareketi gayesini değiştirmiştir. İmparatorluğun kurtuluşunun çaresi bu defa da, onun teşkilatının, içtimai bünyesinin değiştirilmesinde ve bilhassa hür ve meşruti bir rejim kurmakta görülür. Bundan sonraki üç çeyrek asır da bu gayeyi tahakkuk ettirmek için yapılan mücadelelerle geçer.